MART BÜLTENİ - 2010
1. EĞİTİME DESTEK PROJESİ
Ev ödevleri takibi yaptığımız çocuklarımızla bu ay;
Matematik derslerinde; Kesirler, , sayı doğrusunda gösterme konuları, ondalık kesirler ve birinci dereceden bir bilinmeyenli denklem çeşitleri işlendi, problemler çözüldü.
Türkçe derslerinde; Ad, ön ad, atasözleri ve deyimler konuları anlatıldı.
Fen Bilgisi derslerinde; Gezegenimiz Dünya ünitesine giriş yapıldı.
ÖSS Hazırlık Lise grubu gençlerimizle;
Türkçe derslerinde; Mustafa öğretmenimiz bu ay sıfatlar ve zarflar konularını tekrar etti.

Lise Matematik derslerinde; Gönüllü ailemiz yeni bir dostumuzun aramıza katılmasıyla daha da genişledi. Çekmeköy’de yaşayan matematik öğretmeni Melahat Hanım lise grubumuza matematik dersleri vermeye başladı. Kendisine buradan bir kez daha aramıza katıldığından dolayı duyduğumuz mutluluğu iletiyoruz.

Çocuklarımızın okuma ve yazma becerilerinin gelişmesinde büyük rolü olan Mustafa Işık öğretmenimiz eşliğinde çocuklarımız atölye çalışmalarında üretmeye devam ediyor. Yılsonu gösteri programımızda yer alacak bütün gönüllülerimiz ve velilerimizi şaşırtacak sürpriz bir çalışmaya da başladılar. Çocuklarımızı duygularını yazılı olarak ifade etme konusunda yüreklendiren çalışma 8 Mart Kadınlar Günü için bir kızımızın şiir yazmasını sağladı. Kızımızın 8 Mart etkinliğimizde okuduğu şiiri burada sizlerle paylaşıyoruz.

Gazete okumalarına devam ediyoruz. Özellikle gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini oluşturan kadına yönelik şiddet haberlerinin yoğunluğu bu ay ( 8 mart olması nedeniyle) çocukların dikkatinden kaçmadı. Minik yüreklerini bu konularla yormak istemediğimiz çocuklarımıza açıklama yapmak bizleri de bir hayli zorladı. Sevgi, eşitlik, saygı, toplumumuzda kadın ve erkek olma konularını onların yaşına uygun şekilde anlatmaya çalıştık.

Kavram Dershanesinin her ay düzenlediği sınavlara çocuklarımız da katılıyor. Sınav alışkanlığı kazanmanın yanında eksiklerini ya da başarılarını görme fırsatı yakalayan çocuklarımızla her ay durum değerlendirmesi yapmış oluyoruz.
Çocuklarla belirlediğimiz barajın üstüne çıkanlar iyi bir Anadolu lisesine gidebilecek potansiyeli taşıdıklarını düşünerek motive olup daha çok çabalıyorlar. Barajın altında kalanlarsa eksik konularını tekrar ederek bir sonraki sınava hazırlık yapmış oluyorlar. Bu yaşlarda gerçekliğini görmeden hayal kurma eğiliminde olan çocuklar hayallerinden vazgeçmemeyi ancak duruma hâkim olup hayaline ulaşmak için kendini geliştirme bilinci kazanıyorlar.
Yaratıcı Drama atölye çalışmalarına katılan öğretmenimiz burada edindiği deneyimi çocuklarımızla paylaşıyor. Bu ay iletişim, işitme, görme ve dokunma duyularımızın farkındalığı konulu oyunlar oynandı. Bu etkinliklerden çok keyif alan çocuklarımız, kahkahaları ve gözlerindeki mutluluk ifadeleriyle öğretmenlerini de yaratıcı drama çalışmaya motive etmiş oluyorlar.


8 Mart Kadınlar Günü Etkinliği konulu toplantımızda bu yıl ki temamız ve neler yapabileceğimiz konuşuldu. “Adak” konulu çalışmaya çok özenli ve yaratıcı çalışmalarla katılan velilerimizle gurur duyduk.

Lokman Hekim Sağlık Vakfı’na bu ay oldukça çok atık toplayarak teslim ettik. Çocukalarımız kamyonu doldurabilmenin keyfini yaşadılar. Bu ay bölgemizde bulunan Fıratpen’nin sahibi Esma Hanım biriktirdiği bir kamyon katı atığı göndererek projemize olan duyarlığıyla diğer iş sahiplerine örnek oldu.

Velilerimizden Mehmet Beyin getirdiği çiçeklerle, Gönüllü sınıfımızın bahçesini düzenleyen annelerimiz, havaların ısınmasıyla rengârenk açacak çiçeklerle çocuklarımıza güzel bir sürpriz hazırlamış oldular.
3. KÜLTÜR&SANAT PROJESİ
Folklör Tanıtım ve Eğitim Merkezinden Adnan ve Çetin Hocamız çocuk ve kadın grubumuza eğitim destekleri davam ediyor. Yılsonu gösterisinin yaklaşması nedeniyle küçük büyük hepsinde bir heyecan başladı.


Dünya Tiyatrolar Gününde 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilen İstanbul’da Türkiye’de bir başka eşi olmayan en donanımlı ve en nitelikli tek kültür merkezi olan Atatürk Kültür Merkezinin iki yıldır tadilat gerekçesiyle Devlet Opera, Senfoni Orkestrası ve Tiyatro Sanatçıları değişik mekanlara dağıtılarak yetersiz ortamlarda buruk bir şekilde hizmet verme durumunda bırakılmalarından duyduğumuz üzüntü nedeniyle bu yıl Dünya Tiyatrolar Gününde onların yanında yer alma sorumluluğunu duyduk. Etkinliğe İlk Müslüman kadın tiyatro sanatçımız Afife JALE ve Canan Hanımın annesine ait 1958 yılına ait Devlet Tiyatrosu bileti döviziyle katıldık.
Galatasaray Lisesinin önünde toplanan tiyatro grupları ve sanatseverler, sanatçıların sorunlarını içeren konuşmaların ardından Taksime doğru yürürken 2010 Ajansının bulunduğu Atlas Sineması önünde mola verildi. Burada 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul programlarında ülkenin emektar sanatçılarının göz ardı edilmesini, AKM’nin yenilenme sürecindeki tüm yetkilerin ona verilmesi kınandı. Tiyatro sanatçılarının yaptığı mini gösterilerin ardından AKM’ye yüründü. Burada AKM’nin yenilenme gerekçesiyle yıkılma süreci hakkında ve geri dönen davalar sonucunda tadilat kararı verilmesine rağmen iki yıldır niye hiçbir çalışmama sürecinde yaşananlar açıklandı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında sanata verilen önemi simgeleyen anıt yapının tüm yaşanan ekonomik sıkıntılara rağmen çok uzun bir süreçte tamamlanarak hizmete açıldığı, İstanbul’da yaşayan herkesin bir anısının olduğu merkezin, döneminde Dünya’nın dördüncü, Avrupa’nın ikinci kültür merkezi olması, o döneminin mimari özelliklerini taşıması nedeniyle koruma altına aldığını, bu kararın hiçe sayılarak yıkılarak yeni bina yapmak istendiği buna mahkemenin izin vermemesi sonucu depreme dayanıklı olmadığı gerekçesiyle yeniden yıkılarak iş- kültür merkezi kimliğiyle yeniden yapılmak istendiği buna yapılan itiraz sonucu mahkemenin kesinlikle aslının korunarak tadilatının yapılma kararını verdiği ama bu kararın ardından bu güne kadar bütçesi ayrılmış olmasına rağmen hala hiçbir adım atılmadığı konularında bilgilendirme yapıldı.
Konuşmada, her alanda bu kadar gelişim ve ilerleme kaydedildiği söyleyenler T.C.’nin niye o yokluklar içerisinde tamamlanabilen bu nitelikte ya da daha gelişmiş başka bir merkez yapılamadığı ve bir yenisinin yapılması için illa niye eskisinin yıkılması gerektiği soruları sorularına yanıt istendi. Sanatçılarımızın gösterilerinin ardından çok güzel ve özel anılarımızın olduğu AKM’nin önünden en kısa zamanda hizmete girmesinin dileğinin yanı sıra yüreğimizin burukluğuyla ayrıldık.



Gönüllü tiyatromuzun geçen yıl oynadığı “Gençlik Çıkmazı” adlı oyunun bu gün hayatta olmayan yazarı 600 yıllık meddah geleneğini Türkiye'nin ilk kadın meddahı olarak tarihimize geçen Perizat Aydoğdu dostumuzu sevgi ve saygıyla andık. Topluma çok önemli mesajlar veren çok önemli mesajı içeren oyunu sahneye koyabilmenin gururunu taşıyoruz.
600 yıllık hep erkeklerin yer aldığı meddah geleneğinde ilk kez bir kadın, 'meddah' olarak sahneye çıktı. Türkiye'nin ilk kadın meddahı olan tiyatro oyuncusu Perizat Aydoğdu, tek dekoru elinde sopası, mendilini ve sandalyesiydi. Eskiden meddahların yaptığı gibi Anadoluyu karış karış dolaşarak sanatını sergileme en önemli hedefiydi. Turnelerinde meddahın öyküsünü gittiği her köy ve kasabada gördüklerini ve yerel bir takım figürleri de içine katarak anlatmıştı.
Anlat Bana Pera' adlı gösterisinde Beyoğlu'nda yaşayan bir kadının gözüyle semtin köylüsünü, kentlisini, yosmasını, tinerci çocuklarını anlatırken "Bir kadın olarak Türkiye kadınlarının sorunlarını ve bir kadın gözüyle Beyoğlu'nu anlatmıştı.
Niye meddahlık sorusuna "Dünyada herkes birbirinin gözünü oymaya çalışıyor. İnsanlar arasında barış değil, kavga ve nefret her geçen gün artıyor. Bu yaşamın her alanında geçerli. Oysa ben doğru bir şey iletip, insanlara sevginin hâlâ var olduğu mesajını verme çabasındayım" diyerek yanıt verirdi.
Reşat Nuri GÜLTEKİN İlköğretim Okulu
2010 Avrupa İstanbul Kültür Başkenti programı çerçevesinde PACE Çocuk Sanat Merkezi sahibi dostumuz Barış Bey British Council ile birlikte İngiltere ile Türkiye arasındaki kültürel ilişkileri geliştirmek amacıyla Avrupa Komisyonu Kültürel Köprüler programı kapsamında “Benim Kentim” isimli proje çalışmalarını geçtiğimiz ay çocuklarımızla birlikte yapmıştık. Bu ay bu çalışmayı Reşat Nuri Güntekin İlköğretim Okulu 4-A sınıfına taşıdık. İki aşamada eğitim ve atölye çalışması olan program çok verimli ve eğlenceli geçti. Çocuklar 21. yüzyılın farklı bakış açıları taşıyan sanatçıları yakından tanıma olanağı bularak sanata bakış açıları değişti.



İstanbul Kültür Forumu Projeleri kapsamında Yıldız Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi Bilgisayar ve Öğretim Tek. Eğitimi (YZ) Grafik Tasarım Öğr. Gör. Tülay ÇELLEK dostumuz 14 Mart Pazar günü konuğumuz oldu. “Yaratıcılığın Yaşamı, Yaşamın Yaratıcılığı” içerikli görseller eşliğinde gençlerimiz, zihinsel yetilerindeki sınırlarını aşarak hayal güçlerini özgürce zorladıkları interaktif seminerde bir birinden çok farklı harika fikirler ürettiler. Üç saat süren seminere ÇGD gençlerinin yanı sıra gönüllü dostlarımızın çocukları da katıldı. Bu çalışmada gönüllü dostlarımızın gençleriyle ÇGD gençlerini ortak bir programda buluşturarak bir birlerini daha yakından tanımalarına olanak sağlamanın keyfini de ayrıca yaşadık.
Video çekimi ile kayıt altına alınan çalışma en kısa zamanda kitap haline dönüştürülerek İstanbul Kültür Forumu yayını olarak yayınlanacak.
Seminerin Amaçları ve Hedefleri,
Tülay ÇELLEK Dostumuz verdiği seminer sonrası düşünce ve duygularını aşağıdaki yazıyı web sitesinde yayınlayarak okuyucularıyla duygu ve düşüncelerini paylaştı.

OLUMSUZLUKLARI OLUMLUYA ÇEVİRMEK ÇEKMEKÖY ÖRNEĞİ
Değişim nasıl sağlanır?
Ağacın tepesinden köklerine doğru mu, yoksa su alan, topraktan beslenen, toprakla ilişkisini kesmemiş olan köklerden mi başlar değişim, gelişim…
Apartmanın çatısından mı, yoksa sağlam olmasına sebep olan binanın temelinden mi başlar nitelikli bir yükselme…
Yaşlılıktan geriye doğru mu, yoksa çocukluktan ileriye doğru mu başlar eğilmeden, bükülmeden kişilikli, özellikli yetişmek, büyümek…
Dalından koparılan çiçek mi geliştirilir, yoksa topraktaki bir bitki mi?
Eski bilgiyi ezberleyen mi gelişir, yoksa çeşitlilik içinde büyürken eleştirel bakan, yaratıcı düşünen mi? Ve bu olanakların sağlandığı ortamlarda bulunan insanlar mı?
İstanbul Kültür Forumu içinde yer alan semt gönüllülerinden Sayın Canan OĞUZ ile yeni karşılaşmıştım. Çok kısa tanışma süresinde, “Yaratıcılık” seminerimden bahsedince Canan Hanım hemen Çekmeköy’de seminer vermem için öneride bulundu.
Başarı, değişim içinde riski taşır. Yoksa eskiyi yineleyerek, değişmemekle dolayısıyla gelişmemekle, yönetilerek yaşarsınız.
Belli ki Canan Hanım değişime, gelişime çok açık ve yaşama güzellikler katma hevesinde… Nitekim yaptıkları diğer çalışmaları görünce hayran kaldım…
Beslenme çok önemlidir. Çocuklara, gençlere yemekler veriliyor, dengesi çok iyi düşünülerek… Çekmeköy gönülleri hem karnı, hem beyini, hem yürekleri doyuruyor semtteki çocuklar büyürken…
Yaratıcılıkta farklı çevrelerde bulunma, farklı alanların insanlarıyla karşılaşma geliştiricidir. Çocuklarla, gençlerle bunların yapıldığını gördüm.
Bedri Rahmi EYÜPOĞLU ele alınarak çocukların hareket etme gereksinmelerine de yanıt verecek şekilde oymalar yapılmış, yazmalar için… El becerileri geliştirilirken, bir sanatçımız yaparak, yaşayarak öğretilmiş.
Yaratıcı duruş sergilemek için çok okumak ve araştırmak gerekir… Bu nedenle özellikle seminerimin bir bölümünü kitap kapağı tasarımlarına ayırdım, altına “okumak gerekir, yaratmak için” prensibini koyarak. Çekmeköy semtinde “Yaratıcı Okuma Çalışmaları” yapılıyor. Nitekim seminer katılımcılarına neler okuduklarını sorduğumda, nitelikli kitaplar okuduklarını gördüm.
Yaratıcılıkta seçicilik çok önemlidir. Önümüze konulan her şeyi olduğu gibi almadan önce seçerek, eleştirerek bakmalıyız. Seminerin yaklaşımlarından biri budur. TV şu anda zamanı en çok yiyen bir alettir, yararlılığının yanında… Çekmeköy’de bu konuda çalışma yapılmış…
Seminerin 2. bölümünde afiş tasarımları var. Konularından biri çevre… “Bitki bakımı ve büyümesi”, “asırlık ağaçlar,” konulu çalışmalar gerçekleştirilmiş. Bunun tamamlayıcılık, bütünlük ve bir konuya çok yönlü bakış bağlamında iyi olduğu inancındayım. Seminer daha önce yapılan etkinliklere bir de yaratıcı bakış sundu. Nitekim sorulara verilen yanıtlar, kurgulanan öyküler, senaryolar, farklı ilişkilendirmeler başarılıydı.
Öğrencilerden birkaçının Bilgisayar ile ilgili bir bölümde okuduklarını öğrendim. Genellikle bu bölümlerde teknik bilgi verilir. Burada web sitesi tasarımı dersi verildiğini öğrendim. YTÜ de Eğitim Fakültesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümüne “Grafik Tasarım ve İletişim” dersine giriyorum. Ve idarecilerini çok kutluyorum. Bu disiplinlerarası bir anlayışa sahip olmaktır. Teknolojinin yanına tasarımı, yaratıcılığı koymaktır. Daha önce yine Bölümün “phohotoshop” dersine girip teknik öğrenimin yanında estetik, tasarımla ilgili bir sunum yapmıştım. Afişin bilgisayar teknolojisinde nasıl yapıldığı öğretilirken-öğrenilirken estetiksel bağlamda nasıl tasarlanması, nasıl düzenlenmesi konusunda bir sunumdu. Bu sunuma katılan bir öğrenci bu sene dersimi seçmiş… Seminerimde afiş tasarımı bölümü var. Doğrusu web sitesi tasarımı ile ilgili ders verilmesini öğrenmem sevindirici oldu. Çekmeköy Gönüllülerini tıpkı YTÜ BÖTE yöneticileri gibi kutluyorum.
Etütler yapıldığı gördüm. Yaratıcılık bir süreçtir. Etüt yapmak, araştırmak önemlidir.
Müzikle ilgili kurslar veriliyor. Afiş tasarımları içinde müzik konusu var. Çünkü bir insan ne okursa okusun kişilik özellikleri çoktur. Okudukları alan bazen bu özelliklere hitap etmeyebiliyor. Önemli olan bu doğal yetiyi öldürmemek, geliştirmektir, mutlu olmak, verimli olmak adına… Bu nedenle beyin fırtınasıyla müzik grubu kurduruyor, isim buluyor, afiş tasarımı yaptırıyorum. Çalınan çalgılar, müzik türü, isimden hareketle hedef kitle saptanıyor ve afiş tasarlanıyor. Burada gitar dersleri verildiğini gördüm. Seminer bunlarla bir bütünleme sağlamış oldu.
Drama dersleri veriliyor. Seminerim hayal gücüne hitap ediyor. Hızlı düşünerek fikirler üretirken zaman zaman öykü kurgulatıyorum ya da senaryo oluşturmalarına olanak sağlıyorum. Drama dersleri yaratıcılığı ortaya çıkartan bir derstir. Hem vücuda hem beyne, hem yüreğe hitap eder. Seminerimde bu tür uygulamaların bir başka varyasyonu yapılıyor, beyin fırtınası, beyin jimnastiği ile.
Ahşap oyuncak üretme; oyun, oyuncak yaratıcılığın baş nüvesini oluşturur. Hazır alınan oyuncakların dışında bir çocuğun oyuncağını kendisinin üretmesi, yaratması çok daha önemlidir.
Yaratıcılık seminerimde sürekli işlediğim, “ben olsaydım ne yapardım, nasıl yapardım?” Sorusunu kendilerine sormaları… Bu soru yarattırır, tasarlattırır, düşündürür, fikir ürettirir. Başkalarının sorularına yanıt vermek kadar, kendi sorularını üretmek, başkalarının yaptığı problemleri çözmek kadar, kendi problemlerini oluşturmak ve farklı yollardan çözmek çok önemlidir.
Buradaki dersler, kurslar, seminerler, atölye çalışmaları çeşit çeşit. Yaratıcılık seminerimde farklılıkların önemini çok vurgularım. Bu önemlidir ve yaşamı zenginleştiricidir. Seminer bir iç yolculuk, bir iç serüvendir. Kendini keşfetmedir. Buradaki derslerin çeşitliliği bu bakımdan çok önemlidir. Herkes kişisel özelliğine göre seçme şansına sahip oluyor. Çekmeköy gönüllülerini bu bakımdan çok kutluyorum, tek tip çalışma yaptırmadan, konularını çeşitledikleri için…
İngilizce kursları veriliyor. Türkiye’de öğretim Türkçe olmalı, ancak yabancı diller araştırma yapmak için mutlaka öğrenilmeli.
Ve daha birçok faaliyet yapılmış. Semt bir kültür, bir etkinlik alanına çevrilmiş… Montaigne’nin dediği gibi, mazeretler ardına sığınmadan çalışmak, dönüştürmek gerekiyor. Gördüğüm en güzel örneklerinden birisi burası… “Yaratıcılık” semineriyle katkı vermekten onur duydum bu nedenle… “Ben fakirim, param yok ki bir şey yapamam,” demek yerine, önce yaratıcı fikirler üretmek gerekiyor. Ve çalışmak… Çekmeköy bunun en güzel örneklerinden biri. Tebrikler.
Tüm bu faaliyetlerin yapılması lider nitelikli, düzenleyici kişilikler ister. Sayın Canan OĞUZ böyle bir kişilik. Kendisini hem kutluyor hem de teşekkür ediyorum. Değişimde, dönüşümde ‘herkesin yapabileceği bir şeyler vardır,’ sözünden hareketle katkı vermemi sağladığı için…
Emil ZOLA “herkes kapısının önünü temizlerse tüm kasaba temiz olur.” Demiş.
Herkes Çekmeköy semtinde olduğu gibi çalışırsa tüm Türkiye gelişir, dünya dönüşür.
4 SOSYAL DAYANIŞMA PROJESİ
Gelen kullanılabilir durumda olan giysiler ihtiyacı olanlara dağıtıldı.

Artık büyük bir aile olmanın keyfini süren küçüklerimiz, birlikte kahvaltı yapmaktan büyük zevk alır hale geldiler. Velilerimiz de durumun farkında onlarda bu keyfi hazırlıklarıyla büyütüyorlar.
Çocuklara Yazgül ablaları her ay olduğu gibi bu ayda kahvaltı ikramında keyifli anlar yaşandı. Ablaları içeri girdiğinde derneğimizin çatısı geldi diyerek sevgiyle boynuna atlıyorlar
Masal Pastanesinin poğaça ve markette çalışan genç bir kızımızın süt ikramıyla gerçekleşti.
Bir kez de buradan hepsinin eline sağlık diyoruz.



Bu ay yine MADO Pastanesi sahibi ERGÜNEY ailesinin katkılarıyla Pelin ve Beyza’ya iyi ki doğdunuz çocuklar dedik. Doğum günü kutlamalarımız her çocuğumuza aynı olanakları sunmamızla oturdu. Onlar kendilerine özel hazırlanan bu özel anın mutluluğunu yaşarken bizler de gelecekte onlara güzel bir çocukluk anısı armağan etmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Çocuklarımızla birlikte ERGÜNEY Ailesine tekrar sevgiyle teşekkürlerimizi iletiyoruz.


Önceki yıllarda olduğu gibi bu yılda 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü dayanışma içerisinde bir dizi etkinliklerle kutladık.
Kadıköy’de yapılan geleneksel 8 Mart Kadın Yürüyüşü’ne katıldık. Yağmurlu bir hava olmasına rağmen çeşitli kadın kuruluşlarının katıldığı Natiluse’un önünden başlayan mor renklerin hâkim olduğu coşkulu isyankâr yürüyüş ellerde yaşanan sorunları ve talepleri içeren döviz ve afişlerle ritimler eşliğinde sloganlar atılarak iskele meydanına yüründü. Günün önemine ilişkin yapılan konuşmaların ardından müzikler eşliğinde halaylar çekilerek eğlenildi. Bu yürüyüş bizlere aynı şehirde yaşamamıza rağmen yoğunluk nedeniyle görüşemediğimiz dostlarımızla bir araya gelebilme olanağı da sağlıyor.
Beyoğlu’nda feminist grupların düzenlediği geleneksel meşaleli yürüyüşe önceki yıllarda olduğu gibi bu yılda katıldık. Taksim’de toplanarak Galatasaray’a coşkulu biçimde yüründü.
Bu yılki etkinliğimizde mahallemizde bulunan ER-GÖK Düğün Salonunun katkılarıyla çalışmalarımıza emeği geçen gönüllü kadınlarımızı, velilerimiz ve okuma yazma grubumuzu buluşturan bir organizasyon gerçekleştirdik. Sinem Organizasyonun salonu günün anlamına uygun mor renklerle donattı.
“Geçmişten Günümüze Adaklarımız”
Bu yı geçmişten günümüze konseptiyle yaptığımız sergimizi “ADAKLARIMIZ” içeriğiyle gerçekleştirdik. Velilerimizle konuyu paylaşarak bir dilek ağacı yapacağımızı duyurmamız üzerine bir baktık ertesi günü velilerimiz ellerinde birere ağaç dallarıyla geldiler. En uygun olanını seçerek salonda bir köşe yaptık ve üzerine herkes kendi yöresine ait geleneksel dilek objelerini hazırlayarak astılar. Konuklarımız ise kurdeleler bağlayarak dilekler dilediler. Asılan dilekler arasında çocuğunu üniversite bitirmesi için diplomalar, sağlık güvenceli bir iş için sağlık karnesi, bebek için beşik, patik, evlilik için yüzükler, kalpleri vb. birçok farklı dilekler dilendi.


Sergi
“Kadının okunduğu Yerde Çiçek Açar” konulu sanat atölyesi ve okuma yazma grubumuzun yaptığı keçe nakışları sergilendi.
Canan OĞUZ günün önemini ve dünyada kadının durumunu anlatan açılış konuşmasında bu gün sahip olunan kadın hakları mücadelesine katkısı olan kadınları anarak yalnızca kadın olma nedeniyle çeşitli gerekçelerle hayatını kaybeden kadınların anısına her kesi bir dakikalığına saygı duruşuna davet etti. Konuşmanın ardından 2009 dönemi kadınlarla yapılan çalışmaları içeren sinevizyon hep birlikte izlendi. Geceye katılan tüm kadınların evlerinde hazırladığı yiyecekler ikram edildi.
Dileklerin ardından eğlence başladı. İki kız öğrencimiz Kadınlar Günü için yazdıkları şiiri birlikte okudular. Genç kızlarımızdan Ezgi ve öğrencilerimizden Kardelen muhteşem sesleriyle bizler için şarkılar söylediler.
Portre Çizimi
İstanbul Kültür Forumu Platformu’ndan Homur Mizah Grubu çizerleri Asuman KÜÇÜKKANTARCI arkadaşımız konuğumuz olarak, gece boyunca sıraya giren kadınlarımıza kara kalem portre çalışmaları yaptı. Heyecanla sırasını bekleyen kadınlar ömürleri boyunca duvarlarına asacakları, çocuklarına bırakabilecekleri ve günün anısı olarak saklayacakları kendilerine özel bir sanat eserine sahip olmanın mutluluğuyla ayrıldılar.




Canan Oğuz’un Konuşması;
Merhaba Dostlar,
Çekmeköy’de kuruluşumuzdan bu güne 6. gerçekleştirdiğimiz Geleneksel 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinliğimizi kendi aramızda gerçekleştirmemize rağmen artık mekânımıza sığmayacağımızı görerek buraya taşıdık. Hepiniz hoş geldiniz.
Bildiğiniz gibi ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücrete ve daha iyi yaşam koşullarına sahip olmak için mücadele vermekteydiler.
8 Mart 1857'de işçi kadınlar şehrin zengin semtlerine doğru düzenledikleri büyük yürüyüş polisler tarafından şiddet kullanılarak bastırılır.
8 Mart 1908'de yine New York'ta 1857 ‘deki büyük eylemi anmak için 40.000 tekstil işçisi kadın toplanarak önceki taleplerinin yanı sıra kadınlara oy hakkı ve çocukların çalıştırılmamasını da eklerler. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın bir şey elde edemeyince haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak bu grevin diğer fabrikalara sıçrayarak büyümesinden korkan fabrika sahipleri kadınların üzerine kapıları kilitletirler. Ancak bu sırada beklenmedik bir yangın çıkar ve bu yangında 129 kadın işçi yanarak ölür çok azı kaçarak kurtulur.
Bu grev 129 kadın işçinin yanarak ölmesine karşın engellenemez 20 bin kadın işçinin katıldığı büyük grev başlar. Bu süreçte binlerce kadının tutuklanmasına karşın iki ay süren grevin sonunda kadınlar istedikleri haklarını alırlar.
Amerika’da verilen bu mücadele, dünyanın diğer ülkelerindeki kadınlara da örnek olur ve kadınlar hem işte, hem evde iki eşit olmayan koşullara karşı başkaldırmaya başlarlar. Bundan iki yıl sonra 8 Mart dünya emekçi kadınlar günü olarak ilan edilir.
Ama hala bu olayın üstünden bir asrı aşkın süre geçmesine karşın hala kadınların mücadeleleri, eşit olmayan hakları, bağımsızlıkları, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek için devam ediyor.
Bu yıl 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü`nü tüm dünyada yaşanan ağır ekonomik kriz, savaşlar ve doğal afetler içerisinde yaşıyoruz. Her türlü kriz ortamlarında özellikle kadınlar ve çocuklarda yaşam kalitesinin daha gerilediğini görülüyor. İşsizliğin artması, ücretlerin azalması, eğitim ve sağlığa ayrılan bütçenin azalmasıyla sahip olunan sosyal haklar kesiliyor. Ama bunun yanında tüm dünyada savaş ve savunma bütçesine milyarlarca dolar ayrılıyor.
Yapılan bir araştırmalarda,
Ülkemizde ise,
Bu yıl 8 Mart Dünya EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ kutlamaların 100. yılı kutlanmakta. Bu nedenle yıl içersinde dünyanın her yerinde kadınlar birçok etkinlikler gerçekleştirecek. Çekmeköy’lü kadınlar olarak bu etkinliklerin içerisinde yer alarak bazılarını Çekmeköy’e taşıyacağız.
Bu akşam sizlerle 2009 yılı yaptığımız etkinlikleri paylaşmak için hazırladığımız sinevizyon gösterisinde fark ettik ki çalışmalarımızın büyük bir çoğunluğunu kadın dostlarımızın olanaklarıyla gerçekleştirmişiz. Birazdan izleyeceğimiz sinevizyon gösterimizde bu dayanışmanın gücünü hep birlikte göreceğiz. Burada yaşadıklarımızın sizlerin hayatınıza yansıyan belirleyici etkilerinin farkında olduğunuzu zaman zaman yaptığımız sohbetlerde ifade ediyorsunuz. Bizler bu etkinin bilinciyle projelerimizin doğruluğunu görüyor ve bunun mutluluğunu yaşıyoruz.
Her yıl geleneksel hale getirdiğimiz kadınların dünyasını içeren kültürel çeşitliliği sergilemeye çalışıyor bu çeşitliliği fotoğraflarla belgelemeye çalışıyoruz. Bu yıl da geleneklerimizde olan olumsuzlukların hep kadınların sorumluluğuna atıldığı durumlarda kalan çaresiz kadınlarımız karanlıkta kalan dünyalarını adaklar adayarak mutluluğu yakalamaya çalışırlar. Hatta kendileri dışında çocukları ve eşlerinin mutluluğu içinde adaklar adarlar. Hepimizin büyürken yakın çevremizde tanık olduğumuz bir kültürdür adaklar ve hikayeleri.
Bu akşam bizlerde mahallemizde sahip olduğumuz bu kültürel zenginlikten neler çıkacağının merakıyla bir dilek ağacı oluşturduk. Birazdan bunları tek tek inceleyerek bizlerde sembolik dileklerimizde bulanacağız.
Bu dayanışma gücünün farkında lığıyla el ele daha iyi bir hayat için sahip olduğumuz haklarımızı mutlaka öğrenerek gelecekte bizleri ilgilendiren kararlarda söz sahibi olmalıyız.

Tepe Nautilus Alışveriş Merkezi, bu vatan için hayatlarını Çanakkale Savaşı’nda kaybetmiş şehitlerimizin anısına düzenlediği “ANA BEN GİDİYOM DÜŞMANA KARŞI” belgesel niteliği taşıyan sergiyi görmeye gittik. Araştırmacı / Koleksiyoner R.Sertaç Kayserilioğlu’nun özel arşivinden Çanakkale Savaşı ile ilgili doküman ve objelerin yer aldığı sergide; seferberlik cüzdan ve sefer emirleri, Çanakkale-Gelibolu cephe gerisi ve savaş fotoğraflarını, bu savaşta kullanılmış top mermisi kovanları, şarapnel parçaları, havada çarpışan mermiler, süngü, tarih kayıtlı tüfek mermileri, düğmeler, madalyonlar, sağlık malzemeleri, madalyaların olduğu objeleri gördük. Cephe yazışmaları, ağıtlar, şiirleri içeren zengin koleksiyon bizleri tarihin içine aldı götürdü yüreğimizdeki sızıyla da geri bıraktı.
Şehitlerimizi saygı ve gururla anıyor, onların anısına Çanakkale Savaşı'nın tüm dehşetiyle devam ettiği günlerde İstanbul'da yaşanan duygulu bir olayın öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Çanakkale İçin Hocalarına Küsen Sınıf
Düşmanın Çanakkale'yi geçmeye çalışıp İstanbul'a gelmek üzere olduğu söylentilerinin ayyuka çıktığı dönemde, kendilerine askerlik yükümlülüğü olmadığı halde ülkenin aydınları da Çanakkale'ye gönüllü gitmenin yolların aradılar.
Üniversiteler boşaldı. Cepheye gönüllü olarak gidecek kadar bile yaşı ve sağlığı elvermeyen hocalar, sınıflarda ders anlatacakları öğrenci bulamıyorlardı. Liselerin son sınıfları, öğretmenleri bölük bölük askerlik şubelerinin önlerinde, sabahın erken saatlerinde sıraya giriyorlar, bir an evvel Çanakkale'ye gitmenin heyecanını yaşıyorlardı. Bilhassa Galatasaray, İstanbul ve Vefa Liseleri boşalmıştı. Fakat tam da bu sırada bir olay yaşandı ki, tarihe not düşmemek eksik kalır.
Vefa Lisesi'nde Fransızca öğretmeni olarak görev yapan Ahmet Rıfkı, otuz yaşlarındaydı. Aynı semtte bulunan evlerinde annesiyle oturuyordu. Galatasaray Lisesi'nden birkaç defa görev teklifi almıştı; ama önemsemedi. Muhitini, daha doğrusu mektebini çok seviyordu. Onu Vefa'dan ayıramadılar.
1915 yılının Mayıs ayıydı. Ahmet Rıfkı çantası elinde mektep kapısından içeri girdi. Koridorlarda bugün bir başkalık ve bir sessizlik vardı. İlk dersi birinci sınıflaraydı. Sınıfa yöneldi, sınıf sanki bir ölüm sessizliğine bürünmüştü. Çocukların yaramazlıklarını, gürültü seslerini duyamıyordu. Kapıyı açtı ve hemen kapattı. Çocuklar yerlerine oturmuş, başlarını önlerine eğmişlerdi. Yanlış görmemişti. Selam verdi, çocuklar bu selama karşılık ayağa kalkıp, cevap vermediler.
Ahmet Rıfkı fena sarsılmıştı. Mutlaka bunun sebebini öğrenmeliydi. Sınıfa döndü: “Rica ediyorum, lütfen biriniz konuşun.” dedi.
Arka sıralarda oturan Ömer ayağa kalktı: “Muallim Bey, mektebimizde ve mahallemizde eli ayağı tutan ağabeylerimiz Çanakkale'ye gönüllü gittiler. Siz ise hala buradasınız. Biz de gitmek isteriz ama yaşımız tutmuyor” dedi.
Muallim Ahmet Rıfkı, hiç düşünemediği bir sualle karşılaşmıştı. Sınıfa derin bir sessizlik hakimdi. Ahmet Rıfkı cevap verdi: “Sevgili yavrularım, insanlığın her döneminde olduğu gibi, bu devirde de ve daha ziyadesiyle sizlerin eğitim ve öğretime muhtaç olduğunuz bu günlerde, milli ve medeni terbiyeyi veremiyor muyum?”
Bu sözler Muallim Bey'in ağzından düğüm düğüm, boğuk boğuk dökülüyordu. Ön sırada oturmakta olan Avni: “Muallim Bey, sevgili İstanbul elden giderse, sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar söyler misiniz?” dedi.
Ahmet Rıfkı ağlıyordu. Mektep idaresine dilekçesini verdi. Vedalaştı. Evine geldi. Annesinin ellerini öpüp, ondan helallik aldı. Mahallenin bakkalı Selahattin Adil Bey'e uğradı: “Anamı iaşesiz bırakma, düşman hançerini Çanakkale bağrına saplamış, onu çıkarmaya gidiyorum. Dönüşte borcumu öderim” dedi.
Ahmet Rıfkı İstanbul'da kısa bir eğitim gördü ve Çanakkale'ye gönderildi. 3. Kolordu Harekat Şubesi emrine verildi. Kasım ayının ortalarına kadar karargahta bulundu. Daha sonra, cephede eksilen subay kadrosunu tamamlamak üzere bölük komutanı olarak Düztepe'de bulunan birliğine katıldı.
Düşman 19 Aralık günü, Arıburnu ve Anafartalar Bölgesini gizlice terk etmişti. Bu sırada döşedikleri mayınlar birliklerimize bir hayli zayiat verdirmişti. İşte bu mayınlardan bir tanesi de Ahmet Rıfkı'ya isabet etti. İngilizlerin hain tuzağına düşen Ahmet Rıfkı, 19 Aralık günü, saat: 08.20'de, şehitlik mertebesine ulaştı. Şimdi O, Sarıbayırlar'ın batı kısmında huzur içinde yatmaktadır.
Ahmet Rıfkı'nın ilk önce mektupları kesildi. Sonra, şehitlik haberi ulaştı İstanbul'a.
Ahmet Rıfkı'nın annesi, evinden çıkarak, bakkala gitmişti. Selahaddin Adil Bey'den, oğlunun borcunu kapatmasını istedi. Çünkü oğlu şehit düşünce, üzerinden çıkan eşyasını ve parasını, bir miktar da ikramiyeyle birlikte kendisine getirmişlerdi. “Oğlumun borçlu yatmasını istemiyorum” dedi. Selahaddin Adil Efendi: “Ayşe Hanım, sen okuma hesap bilmezsin, komşunuz Ömer Faruk Bey'in kerimeleri Gülşah'ı getir de hesabı çıkarıversin” dedi.
Ayşe Hanım biraz sonra, Gülşah ile içeri girdi. Selahattin Adil Efendi, veresiye defterini, Gülşah Hanım'ın önüne koyarak, Ahmet Rıfkı Bey'in bölümünü açtı. Gülşah Hanım deftere dikkatle baktı. Gözleri buğulandı. Defterde sırt sırta yazılı kırmızı renkli Arapça harfleri okuyamaz oldu. Bir müddet gözyaşlarını tutmaya çalıştıysa da, sonunda hıçkırarak ağlamaya başladı. Ayşe Hanım şaşırmıştı. Olay neydi, ne yazıyordu ki Gülşah böylesine ağlıyordu. Gülşah, sonunda yazıyı Ayşe Hanım'a da okudu. Defterin, Ahmet Rıfkı ile ilgili bölümünde, aynen şunlar yazılıydı:
“Bu hesap, Ahmet Rıfkı'nın kanıyla ödenmiştir. Vesselam…”

Dünyada ilk kez grafik sanatını çizgi gücüyle geliştirerek kullandığı özel tekniğiyle Dünya karikatür literatüründe önemli bir yeri olan Turhan SELÇUK 11 Mart Perşembe günü seksen beş yaşında bizlere veda etti. Çizgi roman kahramanı Abdülcanbaz tiplemesinin hikayeleri ve tarihe tanıklık eden kaçırmadığımız güncel karikatürleriyle büyüdüğümüz Turhan Ağabeyimizi 14 Mart Pazar günü Cumhuriyet Gazetesi önünde düzenlenen tüm sevenlerin katıldığı törende uğurlamaya gittik.
Kendisini ilkelerden taviz vermeden evrensel değerleri özümsemiş kimliğiyle tanıyoruz. Yanlışlıkları ve haksızlıklara olan tepkisini sade çizgileriyle son anına kadar kâğıda dökerek severleriyle paylaştı. Yaşanan olumsuzlukları ve yapılan yanlışları karikatürlerine yansıtarak toplumu bunlarla yüzleştirdi ve üzerine düşünülmesini sağladı. Tarihe tanıklık eden eserleri bizlere ve gelecek kuşaklarımıza çok değerli bir arşiv olarak miras bırakan ağabeyimizin önünde saygıyla eğilerek onu son yolculuğuna sevgi seliyle uğurladık.










7. BASINDA ÇGD


Tiyatronun insanlarca meslek olarak algılanmadığı ülkemizde sanatı yok etmeye çalışan zihniyete karşı savaş açtığını söyleyen tiyatro oyuncusu Sibel Nançin, “Tiyatro bir ışıktır. Bu ülkeyi karanlığa gömmek isteyenler merak etmesin, Tiyatro, karanlıkta da oynanır” dedi.
27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü nedeniyle bu hafta sayfalarımıza içimizden biri, tiyatroya küçük yaşta başlamış Sibel Nançin i konuk ediyoruz. Çekmeköy Gönüllüleri Derneği nde de 4 yıldır tiyatro eğitimi veren Sibel hanım, 1995 ten bu yana 15 yıldır profesyonel olarak yaptığı tiyatro mesleğinin zorluklarını ve güzelliklerini bu önemli günde bizimle paylaştı.
Tesadüfen tiyatroyla tanıştığını belirten Sibel Nançin, “Tiyatroyla ilgili hiç alakam yoktu. Küçükken polis ya da dansöz olmak istiyordum. Hatta çocuk aklı işte hafta içi polislik haftasonu da dansözlük yaparım derdim… Liseye giderken çok hareketli bir çocuktum ben. Bir İngilizce hocamız vardı, Biz seninle uğraşamayacağız. Bir kursa git, gitar kursu filan demişti. Ben de öyle Kadıköy de kursu vardı Halk Eğitim in… Ben de o zamana kadar hiç tiyatroya bile gitmemişim hiç alakam yok. Okul 2 yıl sürdü, 700 kişi başladık, 30 kişi mezun olduk. Ben bir şekilde kaldım. O 2 yıl süresince ben tiyatroyu sevdim. Ama hiç oyuncu olma fikri yoktu aklımda. Taa ki okuldan mezun olduğumuz güne kadar. Sertifikamızı aldığımız gün, dışarı çıktık. Kapıda arabadan inen bir adamla karşılaştık, elimizdekiler ne diye sordu… Biz de tiyatro öğrencisi olduğumuzu sertifikalarımızı aldığımızı söyledik. Bana döndü, Tiyatro yapmak ister misin diye sordu, ben de hayır dedim. Sen yine bir gel dedi. Ben yine sıcak bakmıyordum ama bugün hayatta olmayan çok yakın bir arkadaşım vardı, Git eğlence olur demişti. Ben o söz üzerine Nişantaşı na görüşmeye gittim. O kişi o zamanların meşhur ikilisinden Nokta ile Virgül ü oynayan Abdullah Şahin di… Babama sordum, o da bana gitmemin iyi olacağını söyledi, ben o görüşmeye gittim ve gidiş o gidiş… 1995 ten beri aralıksız tiyatro yapıyorum. Sadece 2 yıl ara vermiştim profesyonel olarak.
O arada da Gazi Üniversitesi nde pazarlama okudum. Ama o dönemde de üniversitede oyun çıkardım, hatta 3-4 tane yönetmenlik denemem bile vardı. Birçok oyunda oynadım. En son Abdullah Şahin Halk Tiyatrosu nda Soner Arıca ve Aydan Şener in de oynadığı Çılgın Yenge adlı bir oyunda oynadım. 29 Ekim de vizyone girecek olan Kanlı Cuma adlı bir film çektik. Yeni bir diziye başlayacağım” dedi. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü nde bir tiyatrocunun ağzından sıkıntılarına anlatmasını istediğimiz Sibel hanım, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Tiyatroculuk zor bir meslek. Sadece Türkiye de değil, dünyada da zor. Ama en azından dünyada meslek olarak anılıyor. Maalesef Türkiye de tiyatroculuk bir meslek olarak algılanmıyor. Mesela bana ne iş yaptığımı sorduklarında Tiyatrocuyum diyorum, karşımdaki bana Hayır mesleğinizi soruyorum diyor. Böyle bir durum yaşıyoruz maalesef. Hatta o kadar çok karşılaştım sıkıldım ki bu durumdan. Artüık bir yere gittiğimiz ne iş yaptığımı sorduklarında direkt evhanımıyım diyorum. Önceleri arkadaşlarım böyle dediğim için bana tepki gösteriyordu ama onlar da durumun vehametini anladılar ve bana hak verdiler. Kaymakam, öğretmen, pazarcı hiç fark etmez kim olduğu, bir insan aptalsa aptaldır. Hatta size daha çarpıcı iç yakıcı bir örnek daha vereyim. Kolumda tiyatronun simgesi olan iki maskın dövmesi var. Gazi Üniversitesi nde okduğumda bir gün bölüm başkanı bana Siz ikizler burcu musunuz diye e sordu. Ben de Hayır ne alaka dediğimde Kolunuzdaki dövmeden dolayı sordum diye yanıt verdi.
Düşünebiliyor musunuz, adam Gazi Üniversitesi bölüm başkanı ve tiyatronun simgesi olan iki maskı bile tanımıyor. Bu beni çok üzmüştü. Ama her şeye rağmen bu meslek çok güzel. Bence meslek tabii .:) Ama bir meslek odamız yok biliyorsunuz. Tiyatro Oyuncuları Derneği diye bir derneğimiz var. Sigortanız yok. Bir güvenceniz yok. Şehir Tiyatrosu nda bile çalışsanız ancak 10-15 sene sonra kadro alabiliyorsunuz. Zor şartlar altında yürüttüğümüz bir mesleğimiz var. Ama bu mesleği seviyoruz. Yapmaya da devam edeceğiz. Türkiye de tiyatro izleyecek kesim fakir, paraları yok. Diğer kesim de 250 TL verip Fenerbahçe-Galatasaray maçını izlemeyi tercih ediyor. Evet özel tiyatrolar biraz pahalı kabul ediyorum. Ama bizim devlet desteğimiz yok. Kişi başı ortalama 20-30 TL arası ama bir perde açıldığında giden para 1500 TL..
TİYATROYU ÖLDÜREMEZLER
Evet Türkiye de tiyatro yapmak zor. Ama 33 yaşındayım ve inatla yapmaya devam edeceğim. Hatta Facebook ta şöyle bir şey yazdım; Hani Atatürk için Ey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk açtığın yolda, kurduğun ülkede… diye… Ben de İlk müslüman Türk tiyatrocu Afife Jale ye ithafen yazdım, Ey bugünümüzü sağlayan ulu Afife Jale. Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime and içerim. Çok zor şartlarda yapıyorum bu mesleği ama yapmaya da devam edeceğim. Ama Allah tan ailemle yaşıyorum. Onun avantajını da kullanıyorum tabii… Bu mesleği bıkmadan usanmadan yapacağım. Hele hele son 4-5 yılda her kötüye gittikçe inatla yapacağım, kesin yapacağım bu mesleği… Sanat Avrupa nın yaşadığı karanlık çağdan aydınlık çağa geçiş aracıdır. Bizi ileriye taşıyacak olan sanata yatırım yapmıyoruz, geriye götürecek şeylere yatırım yapıyoruz. İnsanların tiyatroya gitmemesi için hükümetimiz elinden geleni yapıyor. Domuz gribi çıkıyor, tiyatroya gitmeyin deniyor, o çıkıyor gitmeyin deniyor… Evet kapalı alan ama neden bir tek tiyatro?.. Çünkü tiyatro ışık dağıtıyor. Ülkemizi, bizi bu kötü günlere getirmeye çalışanlara, getirmeye sadece şunu söylüyorum; bu mesleği kesinlikle bırakmayacağım. Onlar unutmasınlar, tiyatro karanlıkta bile yapılır. İlk insan ışık olmadan oyunlarını oynamış. Biz idealist insanlarız, yüreğimizle mesleğimizi yapıyoruz. Biz karanlıkta da oynarız, kimsenin şüphesi olmasın.”
Herşeye rağmen sanatı ve tiyatroyu yaşatmak için çaba harcadıklarını ifade eden Nançin,
“Ben Çekmeköy Gönüllüleri Derneği nde 4 yıldır gönüllü tiyatro öğretmeniyim. 3 yıldır hayvan barınaklarında gidip gönüllü annelik yapıyorum. ÇGD de ders verdiğim 70 çocuk var. 4 yılda o 70 çocuktan 20 tane tiyatro izleyicisi kazanırsam, o tadı aldırtabilirsem işte benim kendi adıma kazancım o. Mesela Çekmeköy Gönüllüleri Derneği nde tiyatro yapan çocuklar diğerlerinden daha farklı bakıyorlar hayata. Ben onların büyüdüklerinde de tiyatro yapmalarını isterim. Bu dünyada siyasi olarak ne yaparlarsa yapsınlar, tiyatro yapacak 1 kişi de olsa, tiyatro devam eder, tiyatro ölmez, öldüremezler” dedi.
ÇOCUK TİYATROLARINA DİKKAT…
Okulların para kazanması adına çocuk tiyatrolarına büyük bir rant yaratan Milli Eğitim Bakanlığı nın sırf para kazanmak uğruna bilinçsizce yapılan çocuk tiyatrolarını denetlemesi gerektiğini belirten Nançin sözlerini şöyle tamamladı:
“Milli Eğitim Bakanlığı eğitim masrafından kısmak için önüne gelen çocuk tiyatrosuna izin veriyor ve okullara Şu, şu, şu tiyatrolar gelecek, sen alacaksın fakat kazandığı paranın yarısını sen alacaksın. Milli Eğitim in koyduğu yasal ücret ise 3 lira. 3 liraya bilet satılıyor. 1.5 u okulun, 1.5 u tiyatroya. Dolayısıyla sırf İstanbulda şu an 250 çocuk tiyatrosu var. Emin olun bunun 200 ü korsandır. Dolayısıyla tiyatro seyircisi yetişmiyor. Tiyatro seyircisi doğulmaz olunur. Bu da ilkokuldan başlar. İlkokuldaki çocuklar maalesef palyaço kostümlü, bağrı çağıra oynayan insanlardan sıkıldı. Öğretmenler de çocuklarımız ne öğreniyor diye bakmıyor, çünkü para kazanıyor. Okullarda her hafta bir oyun oynanıyor. Biz bunu Çekmeköy de öğretim yaptığımdan beri bunu engelledik. Çekmeköy Gönüllüleri Derneği Başkanı Canan hanım da çok duyarlı bir insan. Mesela biz, dernekte eğitim alan çocuklarımızı okuldaki o etkinliklere göndermiyoruz. Çünkü bilinçli bir tiyatro toplumu oluşturmak istiyoruz. Herkesten de bu refleksi göstermesini rica ediyorum. Çünkü onlar tiyatro değil. Milli Eğitim Bakanlığı ndan ricamız çocuklara gerçek tiyatroyu izletsinler. Okullar para kazanacak diye ne olduğu belli olmayan oyuncularla çocuklarımızın tiyatro kültürü törpülenmesin.
27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü.. Yani bütün dünyada aynı gün aynı zamanda kutlanan evrensel bir gün. Bu, 14 Şubat gibi zırt gibi, pırt gibi… Popüler kültürün bize daylattığı bir gün değil. Çok manalı bir gün. Lütfen herkesten şunu istiyorum. Bizim o önemli günlerimizi kutlamasınlar artık sıkıldım. 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günümü kutlasınlar. Bunun üstünde duralım. Çünkü kimse 27 Mart ın Dünya Tiyatrolar Günü olduğunu bilmiyor. Bunu yaygınlaştıralım. Sadece oyuncunun günü değil, izleyen seyircinin de günüdür. Bu evrensel bir şey. Bunu atlamayalım önemli bir hadise. Tiyatro karanlıkta da yapılır. Bertaraf etmek isteyenler korksunlar. Tiyatro ilk var olduğunda, ilk oynandığında ışık yoktu. Elektirik yoktu, ilkel insan tiyatro yapıyordu. Biz karanlıkta da yaparız tiyatroyu rahat olsunlar.”
8. OCAK AYI ÇALIŞMALARIMIZA DESTEK VEREN GÖNÜLLÜLERİMİZ
DUYARLI TOPLUM BİRLİKTELİĞİ

Mahallemizde gönüllü dayanışmasının gücüyle yürüttüğümüz çalışmaların birlikte yaşama kültürümüzü geliştirerek ortak bir tarih yarattığımızı görüyor ve bu dayanışmanın gelişerek büyümesini diliyoruz.
İyi ki varsınız…