Unutmak insani bir vasıfsa da, ben özlemenin tarafında olmuşumdur hep.

Özlemek bir türküdür bazen, içten içe söylenen
Betonlaşmış şehirlerde; balkon kenarlarındaki dışı kiremit rengi saksılarda saklanılan bir umuttur.

Sıvası dökük hüzünlü duvarların betonlara sarılması, elbette ki mantıksal olsa da, işte özlemek içindeki başına emir sevdaların betonlaşmasına ruhsat vermemektir.

Bir yanıyla çocukluğumuzdur özlenilen, bir yanıyla da kara ak film formatında ki hüzünlü düşler. Canınızı yakan nice olaylar bir hevesle düşer kimi aklımıza, kabuk bağlayan yaralarınıza imrenip, kararsız bir tebessümün yüzümüzü sarmasıyla hatırlarız onları.

Denilesi hayaller değildir özlenilen; bir zamanlar içerisinde bizim olduğumuz, her yanını yaşanmışlığın sardığı gerçek ötesi hikâyelerdir.

Hüznü de yanında taşır özlemek. Dilde bıraktığı nasıl kekremsi bir tatsa, yürekteki şavkı da acının başka bir çeşididir.

Hepimizin ardında bıraktığı kırık dökük hikâyeler vardır, yıllar sonra bir vesileyle içimizi sarsan. Bazen, mahalle arası kavgalarında aldığımız yaranın izidir, aynanın karşısında bizi alıp ta eskilere götüren.

Bazense, duyduğumuz eski bir türkü. Kimi vakit da bir dostun telefonuyla kurarız , “Biz iyi çocuklardık” cümlesini. Buğulanmış bir ses tonunu da yanında getirir hep, tarifi imkânsıza çalan cümlecikler.

Çok eskiden değil; belki üç belki de beş yıl önce, mahalle aralarında, kapı önlerinde çekirdek çitlerlerdi teyzeler, başlarında, kenarları el işlemeli yazmalarıyla. Önlerinden geçince de fısıltıları değerdi kulaklarımıza. Parmaklarında zincir sallardı delikanlılar, bir büyüğünü görünce afallayan duruşlarıyla. İlk sigaralarda hep bilinmez sokak aralarında içilirdi, en gizlisinden.
Bir at arabasının arkasına tüm vücudunla asılıp ansızın gelen kırbaç darbesiyle sarsılarak inilmesi herkese kısmet olmuş bir özleme çeşidi de değildir hani!
Bir de göçmen kuşlarımız olurdu. “Leylekler inmiş” derlerdi büyüklerimiz birbirlerine, şehir kenarlarındaki su birikintilerine… Kırlangıçlar yuva yapardı hem, sıvası dökük teras katlarında. Penceresinden bakınca, ovalara kadar süzülen manzarasıyla tek katlı yalın evlerimiz vardı, ucu ucuna dizilen.

Bir de Elif teyze vardı; bahçesinden nar çaldığımız, terli terli sular içip, bekçiliğini yapan kazlarından korkarak kaçtığımız. Saklambaç da oynardık orada, yakan topu da. Kış aylarında yumuşayan toprakta çivi saplamayla birlikte. Şimdi olmayan çocukluğumuz kadar, o toprak alanlar da kalmadı, durup dururken gelip, insanın içini yakan özlem sızılarından başka.

Bazen özlenilen mahallenin sıvası dökük yalın evleri değil de, isimlerine ayrı bir mana yüklediklerimizdir; kimileyin ilk elif be’yi öğreten ve alın kıvrımlarından slogan atmanın ne kadar ağırbaşlı bir iş olduğunu kavradığımız, isimlerine bin bir mana yüklediğimiz ağabeylerimizdir onlar.

isimlerini bir ömür yüreğimizde sakladıklarımızdır kimi de özlenilen...

Yerelleştirilmiş düşler ile seferi hayaller kurmayı, yeni yetme sakalımızla “şehit tahtında”yı söylemeyi…

Şiirler okumayı, arkadaş meclislerinde…
Özlemek, unutmamak kadar…
İçimizi acıtacak kadar, sözcüklerle anlatılamayacak kadar özlemek.
Özlemek güzel…