Bir gün bir köşede, bir yol kenarında,
kenarları kıvrılmış, uçları yırtılmış ve sararmış bir takvim yaprağı görürseniz alın onu.

Temizleyin etrafını, kıvrılan kenarlarını. Hemen o an okuyamasanız da koyun cebinizin bir köşesine, bastırın yüreğinize. Kalsın sizde, unutun isterseniz okumayı. Ama kalsın sizde, bir yerinizde, yüreğinizde…

Nasılsa bir gün bir vakit gelir de düşer aklınıza, değer elinize, gözünüze…

Sonra bir kenara oturun, çıkartın usulca cebinizden, kavrayın sıkıca etrafından.
Yüreğinizin tüm kapılarını açarak okuyun. Her satırın sonunda ya da cümlenin başında karşınıza çıkacakmışçasına arasın gözleriniz.
Sizi vuracak cümleyi, savrukluğunuzu kuşatacak kelimeyi.

Hayatta bazı şeyler ansızın olmaz mı zaten? Bazen plansız programsız yakalanırsınız Eylül’de düşen damlaya, yüreğinize süzülen katreye, saçınızda ki ak tele ve en acısı da ölüme.
Bunu da öyle bir şey sayın işte. Karşınıza çıkıp da içinize saplanan deruni bir söz, acısını bilmeyen çocuk ağıtlarınıza Rahman’ın gönderdiği bir yardım eli…

Yinede okuyun siz, bir kelimeden de ne çıkar demeden. Belli mi olur,
bakarsınız bir elif miktarı azalır kederiniz, incelir belleğinizdeki unutulamamış acılar, diner beklide gri sancılar…

Görecelidir bazı kelimeler. Öylesine duran yalın bir cümleden kimin ne alacağı belli olmaz.
Bazen kar olup yağar içinize, temizler yüreğinizi ve geciktirilmiş Tövbeye döner dilinizde. Bazen de Anneniz düşer aklınıza, görürsünüz, nasılda dolu dolu olur gözleriniz, küçük bir takvim yaprağıyla.

Bir Takvim yaprağında önceliğiniz Oğlunuz ya da Kızınıza isim, akşama yapacağınız yemeğe tanım değildir belki de. Eskiden kalma olaylara da pek merakınız da yoktur öyle. Ne aradığınızın da farkında olmadan bakın işte, her gün aynalarda nasıl arıyorsanız yüzünüzü, bu seferde kelimeler değsin ellerinizi uzattığınızda parmak uçlarınıza.

Yıl bilmemkaç olsun, günlerden falanca gün. Kimimizin doğduğu, kimimizin bir yakınını kaybettiği öylesine bir vakit dilimi. İçerisinde ise geçmişten bize gönderilmiş bir not, geleceğe taşıyacağımız bir umut. Öyle değil midir zaten, iki tırnak arasında ki “hal”imizin bir yanı umut, bir yanı keder…

Bitirilememiş, üç noktaya saklanmış, söz olmaktan korkulmuş dizeler çıkar beklide karşınıza, sararmış bir takvim yaprağından.

Köy desenli heybelerde gizlenen azık misali. Terli terli içilen suyunuz olur yorulmuş alın terinize. “İşte bu” diye bileceğiniz kaç sözcük vardır ki fasiküller arasında. Okuyup da saçlarınızı ağartacak kaç ayet, duruşunuzun eğriliğini görecek kaç söz…

Anlatılanın siz olduğunu düşünün, uyarılanın siz, müjdelenenin siz.
Belli mi olur? Bakarsınız değer bir yerlerinize. Belki bir derdinize derman, yaranıza merhem, ağrıyanınıza ilaç olur.

Onun, güz rüzgârlarının önünüze getirdiği bir yaprak olduğunu düşünün. Kocaman çınar ağacının, usulca dallarından bıraktığı, içerisinde size ait bir şeyler olan, sararmış, kurumuş bir yaprak…

Ya da Eylül’de, savrula savrula yağan yağmurların oluşturduğu su akıntılarıyla, kapınıza gelen ıslak bir umut. Alın onu içerinize, bir yerinize, yüreğinize…