Kültürel kapatılmışlık bir sanatçıdan kendi sınırlarını belirlemesini istemekten çok, bir küratörün kendi sınırlarını bir sanat sergisine dayatmasıyla gerçekleşir. Sanatçıların bazı hileli düzenlemelere uymaları istenir. Kimi sanatçılar bu düzenlemelerin kendi denetimlerinde olduğunu sanırlarsa da, gerçekte kendileri onun denetimindedirler. Sonuçta bunlar kendi denetimlerinde olmayan kültürel bir hapishaneye payanda olmakla kalırlar. Aslında, sanatçıların kendileri değil de yapıtlarıdır içeriye kapatılan. Müzelerde, tıpkı bakımevleri ve tutukevlerinde olduğu gibi, koğuşlar, hücreler -başka bir deyişle ’galeri’ diye bilinen nötr odalar vardır. Bir galeriye yerleştirilen sanat yapıtı ’yük’ünü ve enerjisini boşaltarak taşınabilir bir nesne ya da dış dünyadan kopuk bir yüzeye dönüşür. Boş, ak oda ışıklarıyla, kutupsuzluğa tekrar de bir bağlanış, boyun eğiştir. Böyle yerlerde görülen sanat yapıtları estetik bağlamında bir tür dinlenme ya da nekahet döneminden geçiyor görünürler. Bunlara, iyileşebilir ya da iyileşemez olduklarına karar verecek olan eleştirmenleri bekleyen cansız yatalaklar, kötürümler olarak bakılır. Koğuş galericisinin işleviyse sanatı toplumun diğer kesiminden ayırmaktır. Sonrasında da bütünleşme süreci girer devreye. Bir kez sanat yapıtı tümüyle kutupsuzlaştırılmış, etkisizleştirilmiş, soyutlanmış, güvenceli ve politik olarak bölünmüş duruma gelince, toplumca tüketilmeye hazırdır artık. Her şey gözü doyuracak bir yeme, taşınabilir bir mala indirgenmiştir. iyileştirmelere, yeniliklere, bu kapatılmayı destekledikleri sürece ruhsat verilir.

’Kavram’ üstüne büyüsel sanılar fiziksel dünyadan gerilemektedir. Yığınlarca özel bilgi sanatı kapanmışlığa (inzivaya) ve anlaksız metafiziğe indirgemektedir. Dil kendini fiziksel dünyada bulmalı, bir kimsenin kafasındaki düşüncede kapatılıp kilitlenmiş olarak değil. Dil biteviye gelişen bir süreç olmalıdır, yalıtılmış bir oluşum değil. Başlangıçları ve sonları olan sanat gösterileri, hem ’soyut’ hem de ’gerçekçi’ biçemde, lüzumsuz betimleme yöntemlerinin kuşatması altındadır. Betimlemeyi yazıya indirgemek bir kimseyi fiziksel dünyaya yakınlaştırmaz. Yazı, düşünceleri somutlaştırmalıdır; bunun tersini değil. Sanatın gelişmesi, metafizik değil, diyalektik biçimde sürmelidir.

Kültürel kapatılmışlığın dışında bir dünya arayan bir diyalektikten söz ediyorum. Aynı zamanda, ’süreç’i’ kutupsuz bir odanın metafizik şuurları içinde düşündüren sanat yapıtlarına alaka duymuyorum. Bu türden davranışsal bir oyunda özgürlük yoktur. B.F. Skinner’in küçük, zor numaralarını sergileyen sıçanı gibi davranan sanatçı kaçınılması gereken bir şeydir. Kapalı süreç hiçbir vakit süreç değildir. Kapatılmışlığı ortaya çıkarmak, özgürlük üstüne yanılsamalar kurmaktan daha iyidir.

Betimlemeden uzak, günü gününe yaşayan unsurların doğrudan etkisini ya da sonucunu göz önünde tutan bir sanattan yanayım. Bazı müzeleri çevreleyen parklar, sanatı biçimsel keyif nesnelerine dönüştürmektedir. Bir parktaki nesneler, sürmekte olan bir diyalektikten çok, durağan bir konumu çağrıştırmaktadır. Bir park, sonsal, mudak ve mübarek olanın değerlerini taşır. Diyalektiğin bu tür şeylerle ilgisi yoktur. Oldukları biçimiyle doğal etkenler -hem güneşli hem de fırtınalı doğa- içinde saklı fiziksel çelişkilerle etkileşen bir doğa diyalektiğinden söz ediyorum. Parklar doğanın ülküselleştirilmiş biçimleridir, ama gerçekte doğa, ülküsel bir ortam değildir. Doğa dosdoğru bir çizgiyi izlemez; yayılıp serpilen bir gelişmedir onunkisi daha çok. Doğa hiç bitmez, bitirilemez. Yirminci yüzyıla ait bir heykel bir On sekizinci yüzyıl bahçesine dikildiğinde, geçmişin ülküsel betimlenişiyle bastırılarak, artık bizimle olmayan siyasal ve toplumsal değerleri destekleyecektir. Çoğu parklar, bahçeler günümüzün diyalektik yerlerinin değil, kayıp cennetin yeniden yaratılmış biçimleridir. Parklarla bahçeler resimsel kökenlidir -boyadan çok doğal malzemelerle yaratılmış doğa manzaraları. Milli parklarımızı bile çevreleyen ülküsel manzaralar tanrısal bir sevinç ve ebedi bir dinginliğe özlemi yansıtmaktadır.

Geçmişin ülküsel bahçelerinden ve onların bugünkü karşılıkları, milli parklarla büyük şehir parklarından ayrı olarak, çok kötü, bozulmuş yöreler de (cüruf yığınları açık işletilmiş madenocakları, kirletilmiş ırmaklar) vardır. İdealizme, gerek saf gerekse soyut biçime büyük eğilimden dolayı, cemiyet bu tür yerleri ne yapacağı konusunda şaşırmaktadır. Hiç kimse bir çöp yığınında tatil yapmak istemez. Özellikle, ’Sanat dünyası’ denilen, o asla girilmez yerlere ilişkin toprak ya da yeryüzü anlayışımız ve tutumumuz soyudamalarla ve kavramlarla buludanmış, gölgelenmiştir.

Bazı sanatsal sergiler, metafizik hurdalıklara, pis, mikroplu yerlere, entel çöplüklerine mi (...) dönüşmeliydi? Koğuş-galericileri (küratörler) tekrar de metafizik ilkeler yıkıntısına bağımlıdırlar, çünkü daha iyisini bilmiyorlar. Ontoloji, kozmoloji, epistemoloji atıkları sanata tekrar de yer açmaktadır. Gündemden düşmüş olmasına karşın, metafizik tekrar de sanatsal yapıların yerleştirilmesi için, sağlam ilkeler ve somut nedenler içeriyor-muşçasına sunulmaktadır. Müzeler ve parldar mezarlıklardır -gerçekliğe gerekçe oluşturmak üzere geçmişin pıhtılaştırılmış, çökeltilmiş anılandır. Bu vaziyet bazı sanatçıları derinden endişelendirmektedir. Şimdiye kadar kayıp koşulların yağmalanmış ülküleri uğruna savaşan, yarışan ve alan okuyan sanatçılar bugün kaygı içindedir.



Robert Smithson

Sanatın Felsefesi Felsefenin Sanatı