Belki her konuda yansız yönsüz olabilirim. Kediler (çoğul doğru mu?) hariç, kedi hariç. Bağışlayın.

Taa elli yedime kadar, yaşamım boyunca hep kedilerim, 1993’ten sonraki o unutulmaz on yılımda da bir kedim olduğunu sanmıştım. Sisip.
19 Kasım 2003’te Sisip öldü. O gün, geçmişte kedilerin Hulki’leri, şimdiyse Sisip’in bir Hulki’si olduğunu anladım.
Gecikmiş bir bilgiydi bu. Yaşam ile ölüm konularında ne vakit gecikmedim ki?
Sisip, saat 17.20’de, yatağımızın sağ alt köşesine uzandı ve öldü. Semra ile sustuk kaldık. Evin bütün pencerelerini kapılarını açtık, kendimizi dışarıya, bahçeye, sokağa attık, 1 saat hiç konuşmadan yürüdük. Sisip çıkmış olabilir artık diyerek eve döndük. Çıkmıştı, bizi sevdiği için çıkıp gitmişti. Sisip’le ilgili eşyayı topladık. Tüyleri? Ya tüyleri?

Bizim evin girişinde, bir puf vardır; hani, gelen şöyle soluklansın diye. Dört ayağından biri aksaktır. Sisip, üç kat yukarıdan anlardı geldiğimi. Hop, asansörü duyar ve hazırlanır. Kapıyı açıyorum, “tıkıtık” diye bir ses. Pufun aksak ayağı, Sisip, karşılamada. Sisip, bir hoş geldin öpücüğü verir. Sonra seninle gelir, şöyle bir süzer. Ne oldu, ne bitti bugün?
Kimi vakit (özellikle çok merakta kaldıysa) biraz azarlar. Aç olsa bile, mırıl ya da homur, yok.
Miyav, belki. Kedilerin, yalnızca insan adlı canlıya miyav dediğini öğrendiğimde pek şaşırmamıştım.
Sisip, katmerli bir kedi adı. İki nedenle: İnanılmaz bir yükseklik tutkusu vardı onda, boyunun en az dört katı sıçrardı; Sysiphos söylencesini anımsatırdı… Ayrıca, iyi bir kedi adında mutlaka S olmalıdır, ya da S ile hısım bir harf.
Sisip, adı işlevsel biçimde kullanılınca gerekeni yapardı; ama, adı boş yere kullanılınca, sizi boş bir bakışla süzer, “moiv” derdi.
Pufun karşısında bir resim var. Berna Türemen’in bir yağlıboyası. “Göğe Ağan Kedi Başı”… Öyküsü pek anlamlıdır… Aramızda eşsiz bir dostluk başlatmıştı bu resim.
Düşsel Varlıklar Kitabı’na (J. L. Borges) yazdığım “Zeyl”de, kedim Uşu’nun öyküsü de vardır. Günlüklerimden bir alıntıdır (10.12.1987)… İşte bu Uşu’nun ölümünden sonra, “Kedi Kitabe” başlıklı bir şiir yazmıştım: KEDİ Kİtabi Pustu canımın kedisi
pençesinde yarım yırtık
bir akşamın ölüsüyle
sustu canımın kedisi İndi gömü yazısına
kapkaranlık bir pencere
kanatlandı canımın kedisi
bindi mezar yazısına Döndü Vanlı gövdesiyle
tüyü toprak gözleri gök
söndü canımın kedisi *** Sevgili Berna, bu kitabeden esinlenerek resmi yapmış ve bana armağan etmişti. Bir tanışlığımız da yokken hem de.
Şiir, 1980’lerde, bir gazetede yayınlanmış, bana yazarlık yaşamımın en güzel okur mektuplarından birisini de kazandırmıştı. Yaşlı bir karıkoca yazıyordu: “Şiirinizi çerçevelettik, salona astık. Kedimizin adı CANIM idi. Çocuğumuz gibiydi.
Ölüp yalnız bıraktı bizi. Şimdi sizin şiir ile avunuyoruz”.
Şimdi kedim yok. Bir kedi daha yitirmeye katlanamam gibi geliyor bana.
Kendi kedi kitabımı yazmakla avunuyorum galiba. “Kedilerin Sonsuzluğu”…
Galiba bitirmeyeceğim, bitiremeyeceğim bu kitabımı.

Haydar Ergülen
Kitaplık

Sayı 96
Temmuz 2006