“Düşlerin anaforlarında dönmektesin ve şarkılar dinlemektesin Tanrı’nın evinden gelen.”

Geçişlerle tersyüz edilen soyut bir zamanın somut aynasında sahnelenen bir atlayışlar ve kayboluşlar tiyatrosu Serbest Vezin Sembolik Şizofreni. Oyuncularının bir kadının düşünde ve o düşün içindeki bir başka düşte şekillendiği, portakal kokulu yasemin bahçelerinde oynanan gerçeküstü bir tiyatro… Tanrı’nın insanlara bahşettiği en güzel gezegenin günahlarla kirletilişinin ve sembollerle geriye dönüş çabalarının tuvale yansıtılmasıyla oluşan bir resim aynı zamanda. Ve sözcüklerin büyüleyen sınırsızlığıyla beslenen bir adamın, dilindeki üstün beceriyle yarattığı bir roman. Destansı motiflerle işlenmiş düşsel bir roman…

Gözlerinizi kapayıp uykularınızla içine girmenizi istiyor Yılmazyıldırım ve böylece oynatmaya başlıyor düş oyuncularını yılansı dokunuşlarla dikenleşen kıvrak diliyle. Canlanıyor birer birer dünyanın varoluşundan beri tuvalde hareketsizce uyuyan ve dokunulmayı bekleyen düş kahramanları. Yılmazyıldırım dokunuyor ipeksi tenlerine ve uyandırıyor onları. Samado, Çiçek Memeli Kadın, Yaşlı Adam, Esrarengiz Adam, Mum Kızı, Güneş Pelerinli Adam, Çiçek Elbiseli Kadın, Elmas Sırtlı Çıngıraklı Yılan, Düş Kuşu, Altın Bebek, Kardünyası, Aşkoyasu… Hareketleniyor hepsi Yılmazyıldırım’ın dilinde sessiz çığlıklar eşliğinde. İlk kıpırdanışlar hissediliyor Güneş ile Ay’ın birbirlerine olan aşkının kutsandığı küçük bir masalla. Gökteki milyonlarca yıldızın Ay’ın Güneş’e olan hüzünlü aşkının meyvesi olan gözyaşlarını simgelediği, aşkın acıdan ayrılamayacağını anlatan düş tadında bir masal bu; yerin diplerinde yaşanan tarifsiz ve ebedi bir sevişmeyle son bulan. Hiçbir durakta inmeyen bir sevişmeler senfonisiyle Ay Güneş’ten hamile kalıyor dünyaya ve ‘düşlerin ressamı’ na.

“Yalanıp yutulsun gözlerimin akıntısı
O akıntılarda ölen bedenlerimin gizleri saklı”

“Yalanıp yutulsun sözlerimin akıntısı
O akıntılarda dirilen bedenlerimin izleri saklı”


Gövdesinde parlak bir ışık taşıyan bir portakal ağacı dilleniyor ve konuşmaya başlıyor düşlerin ressamıyla. Ona sunulan meyveyi almasını ve uykuya dalmasını söylüyor. Düşünde bir yol göreceğini ve ona ulaştığında ışığın elmasa dönüşeceğini anlatıyor büyülü bir sesle. Üç renkli bir elmas… ‘Beyaz, kırmızı ve siyah’ ın anlamını öğrendiğinde bir ışık olup uçacak, uyuyacak ‘başka bir boyutta ve zamanda yeniden uyanışın ak yatağında’. Başka bir boyutta ve zamanda yeniden uyanış… İşte söz konusu masalsı romanı özetleyen mübarek sözcükler bunlar. Görevini tamamlayan bedenler sahneden çekilir zamanı geldiğinde yaşam denen ölümler tiyatrosunda . Vakit kendini aşar ve bir başka mekânda farklı kokular içinde bulur kendini insan. Uzayıp çatallanan yolların yorucu kuraklığında yol alırken denize ulaşmak düşüyle yananların hiç durmadan dönüşüp dönüştürdüğü bir değişimler zinciridir yaşam Yılmazyıldırım’a göre. Sonu maviye çıkan bu uzun yolda Düş Kuşu hep insanların yanında olacaktı. Hangi zorluklarla karşılaşılırsa karşılaşılsın; Düş Kuşu bir an bile yalnız bırakmayacaktı insanları ve sonunda bir ışık sunup ruhlarına, uçurup bütünleştirecekti onları bulutların ak gelinliğinde uyuyan bâkire ruhla.

Başka boyutlara geçildiğinde değişecekti ruhların giysisi ve devam edecekti gizemli varoluş serüveni kaldığı yerden. Dönüştükçe yenilenen ve aklanan giysiler vardı insanın önünde. Giysiler değişse de insanın içindeki öz hep aynıydı. Bu da her şeyin birliği inancının doğurduğu doğa aşkıyla seviştiriyor Yılmazyıldırım’ın dilini. Hiçbir canlıya ziyan vermeden, doğayla tam bir barış içinde yaşamanın gerekliliği savunuluyor. Ebedi sevinç ancak ruhunu doğaya adayışla elde edilebilir ona göre. Farklı zaman, ebat ve giysilerde insanın karşısına çıkanlar aslında insanın öz benliğidir; kendisidir. Bu nedenle başka bir canlıya ziyan verme özünde kendine savaş açmadır. Kendisiyle savaşansa Tanrı’nın sunduğu ışığı iten ve karanlıklara sürüklenendir. Su onlara yeni bir fırsat sunar her defasında. Nehrin suyunda günahlarının ateşinden eriyip tuzlaşırlar ve o tuzdan yeniden var olma mücadelesi verirler. Arındıran suyun sevgisini hissedip onu kendi benlikleriyle bütünleştiremeyenler kör karanlıklara düşüp sonsuza dek orada kalırlar ve ebedi ölümün soğuk kucağında kâbuslarla kesilecek uykularına dalarlar. Suyun kudretiyle günahlarından arınanlarsa Düş Kuşu’yla havalanırlar göğün bilinmez yüksekliklerine.

“İçimizdeki çocukluklar. Dışımızdaki başkalıklar. Gözlerimizde utangaçlık, ellerimizde arsızlıklar. Kalbimizde insanlık, düşüncemizde düşmanlıklar. Dilimizde şarkılar. Ayaklarımızda saldırılar.

Mavi cennetinde yeşeren tükenmez umudu hissediliyor Yılmazyıldırım’ın, içindeki uçurumdan yuvarlanan her sözcüğünde. “Ey dünya denen eşsiz sevgili! Ardımdaki görünenin değil önümdeki görünmeyenin peşinden koştum hep. ” diyor bilinmeze olan aşkıyla ve ardında ne kadar karanlık olursa olsun önünde duran cennetin görkemliliğiyle yüceltiyor umudunu.

“Ben, görünmeyenin peşindeki gizler düellocusu olan adam!”

Ürettiklerinde hep soyut anlatımı tercih eden Yılmazyıldırım, dünyadaki somut çarpıklıkları ( savaşlar, cinayetler, tecavüzler, hırsızlıklar, futbol vs… ) tekrar sembolik bir dille eleştiriyor İzleyen Göz’ün izlenimleri aracılığıyla. Sürreel üslubunu sözcük oyunlarıyla zenginleştiriyor bazı sözcüklerin ilk birkaç harfini birleştirip art arkaya yazmak gibi şekilsel düzenlemeler yaparak. Bu da kitabı yalnızca içerik olarak değil, aynı zamanda görsel olarak da farklılaştırıyor. Ve böylece sözcükleri karıştırıp seviştiriyor kendi deyimiyle. Sözcüklerin aralarındaki uçurumu kaldırıyor ve boşlukta uçuşan anlamlar kaynaşıp bir oluyor!

“Dargın bir sürülüşün pembe akrepleri sokuyor etimi. Bir yaratığım ben. Ölüm çömezi bir yaratık. Seksek oynayan bir çift ayak gibi yıldız kümeleri boyunca gezegenler arası seyahat ettim. Haydi gel ve al beni… Ay güneşten hamile kalmıştı dünyaya. Ve doğurmuştu bendeki seni.”

Sembolik şizofreni nöbetleriyle uykuları bölünen düş oyuncularının gözü yaşlı romanı bu… İçine girdiğinizde sizi “Ne geriye ne bir öteye. Zamanında bulunulması gereken yere.” götürecek bir düş masalı. Sevgilinin bedenini kendi bedeniyle özdeşleştirip aslolanın insanın kendisiyle sevişmesi olduğunu anlatan düşlerin ressamının ruhundan dökülen büyülü bir söz. Aşkı karanlığın lânetli bedeninden sıyıran bir ayraç. ” Şimdiye kadar olanları yazan, şu an hâlâ yazıyor olan ve sonun sonsuzlandığı ve sonsuzun sonlandığı zamana kadar da yazacak olan sessizliğin büyücüsü ” nün cennetinin toprağından fışkıran bereketli bir sözcükler resitali. Dışarıdan bakanlar için boş bir betimlemeler yığını; ‘bin bir suratlı adam’ ın mâbedinden içeri girenler içinse görkemli bir semboller ve simgeler şöleni!

Serbest Vezin Sembolik Şizofreni, Murat Yılmazyıldırım, Beyaz Balina Yayınları, 2002 (1. Baskı), 312 s.