Türk Sanat Müziği dinlemeyi sever misiniz? Yoksa zamandan kaynaklanan eğilimlerin dürtüsüyle, müzik olduğu ileri sürülen gürültülerden keyif mi peydahlarsınız?

Hep merak etmişimdir! Acaba günlük tüketim malzemesi olarak piyasaya sürülen şarkıların kaç tanesi, dinleyenini başka alemlere götürmeye muktedir?

Yanlış anlamayın… Elbette ki takdire şayan eserler ve yorumcuları kast etmiyorum burada… Ama artık klasik olduğu söylenen sanat müziğimizin, insanın gönlünde alevlendirdiği his demetini, zamanımızın müzik eğilimleri içermiyor çok defa… Şöyle bir sav ileri sürerek konuyu derinleştirmekte yarar var zannımca:


Aşkın idrakine vardıkça, Türk Sanat Müziğinin sihrini yaşamaya başlıyor insan… Bunu ısrarla vurguluyorum… Hatta daha da ileri giderek Türk Sanat Müziği demektense, Türk Aşk Müziği olarak adlandıralım… Olmaz mı?
Sevdanın titreşimleriyle, her an yeniden yeşeren bir yürekte, sanat müziğinin yeri başkadır muhakkak! Sabâ makamında dinginleşen arzular, Buselik endişelerin avucunda, Hicaz beklentilere yelken açarken; Hüseyni hayallere devriliverir çok zaman… Bayâtî Arabân makamının yoğun duyuşları, Acem Aşirân tasavvurlarla kol kola girerek, Uşak tesellileri kondurur sonra can ağacının dallarına… Rast nâmeler sıralanırken akşam saatlerinin bağrına, rast gelmez o yâr!


Makamlar tıpkı bulutlara benzer… Yağmaları için, sazların gönül gözlerine ihtiyaçları vardır… Ne zaman bir tanbur ağlamaya başlasa, aşk diyârının perileri toplanıverir başucuna… Kanunlar ağladığında, Boğaziçi bir başka üşür mart ayazında… Neylerin efkârı saklıdır, karşılıksız sevdâların siyahları boğmaya muktedir beyazında… Kabak Kemâne öyle bir çığlık atar öyle bir hıçkırır ki; canânın umarsızlığına… Sûr üflendi sanırsınız… Heyecandan titreyen adımlarla vuslata giderken, Kudüm’ün ayak sesini kıskanırsınız… Ud gariptir bencileyin… Mızrabın keyfince yırtar bağrını… Davudî nârâlarını dinlerken Eyüp Sultan avlusunun sâkini güvercinler, Fatih’te dolaşan hayalimin peşinden kanatlanırlar gökkubbeye…


Aşk müziği demekte haksız olmadığıma karar vermek üzere olduğunuzu hissediyorum. Durun! Bana hak vermenize yardımcı olmaya devam edeyim… Hemen şimdi bir sanat müziği eserini dinlemeye başlayın. Makamı ne olursa olsun! Gözlerinizi XVIII. Asrın ilk yıllarına varmak üzere kapayın… İçinizden üçe kadar sayın ve Sütlüce sahilinden Eyüp sırtlarını seyre dalın… Haliç’te sıcak bir haziran gününün ikindi vaktini yaşamaktasınız… Haliç’in lacivert sularında, birbirinden güzel çifte kürek kayıklar salınmakta… Rüzgarın sesine, ud, kanun, ney ve tanbur sesleri âhenkle karışmakta… Boynu bükük lalelerle dertleşin bir müddet…

Dayanamayıp sizde bir kayıkla geçiverin Eyüp iskelesine… Sâdâbâd’a giden yolda, ağır adımlarla yürümeye başlayın… Çamların gölgelediği mesirelerden birinde soluklanın sonra… Merakla seyrederken etrafı, mor ferâceli bir dilberin kumru adımlarıyla geçişini, yüreğinizde uyanan volkanın püskürttüğü lavlarla tutuşarak seyre dalın… Gözleriniz o şûh bakışlara değer değmez çarpıntılarınız da artacak… Servi gibi salınarak giden o güzelin yere düşürdüğü mendili görmezlikten gelmeyiniz…

Biliniz ki o mendile sarmaladığı kalbini size yâdigâr bırakmıştır…


………/………
Gözlerinizi açabilirsiniz… Hâlâ çalmakta olan sanat müziği eserinin kollarından düşlerinizi art alın artık… Lale Devri’ne uzanan bu yolculuğun, dinlediğiniz nâmeler vasıtasıyla gerçekleştiğini söylemeye gerek yok sanırım. Lale Devri, herhalde tarihe aşk devri olarak geçebilecek kadar hoş hatıraların yaşandığı bir devir… Ey gözlerini, kalemimden fışkıran satırlara vakfeden okur! İnanmıyorsan tarihin yapraklarını yüzlerce yıl geriye çevir. Belki şair-i cihân Nedim’e rast gelirsin. Yeter ki aşk ile sarıp sarmala gönül dengini! O zaman göreceksin zümrüd-ü ankânın rüya misâli salınan kanadının rengini…


Türk Aşk Müziği demekten imtinâ etmeyeceğim sanat müziği için…

İsterseniz birkaç şarkının ismini peş peşe sıralayıverelim:


“Bir bahar akşamı rastladım size, Niçin baktın bana öyle, Söyleyemem derdimi, Bakışı çağırır beni uzaktan, Sebep sensin gönülde ihtilâle, Gönlümde açmadan solan bir gülsün, Bakmıyor çeşm-i kara feryâde, Şu göğsüm yırtılıp baksan, Gönlümün içindedir gözden ırak sevgili, Biraz kül biraz duman o benim işte, Leyla bir özge candır, Aşığa Bağdat sorulmaz, Dönülmez akşamın ufkundayım, Kadehinde agu olsa ben içerim bana getir, Sesimde şarkısı aşkın figân olup gidiyor, Aheste çek kürekleri, Tekrar bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi, Menekşe gözlerde hiç vefâ yokmuş, Dargın ayrılmayalım diye koştum sana ben, Dilşâd olacak diye kaç yıl avuttu felek, Anladım sevmeyeceksin, Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim, Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime, Unut beni kalbimdeki hicrânla yalnız kalayım, Bir ihtimâl daha var, Ömrüm seni sevmekle nihâyet bulacaktır”
Gördünüz mü! Her şarkı birbirinin devamı gibi… Hepsi aşk divanının bir gazeli…

Sevda külliyatının yanık sesli çocukları bu şarkılar… Neden Türk Aşk Müziği demek gerektiğini anladınız sanırım. Ama sizi bir hususta uyarmadan edemeyeceğim…


Musikinin rüzgarıyla tutuşup, Yedi Tepe’nin efsununa kapılırsanız… Bilin ki bir vefâsıza yâr vasfını verir… Ve bir ömrü, âh ederek geçirirsiniz… Bendeniz böylesine alaturka bir bekleyişi müteakip, bir vefasız sevgilinin insafsızlığını yaşadım, yaşıyorum, yaşayacağım… Şikâyetçi değilim amma, vuslat serabının susuzluğu çekilir dert değil inanın! Fasit bir daireyi andıran bu hâli Enderunî Vâsıf Osman Bey’in şu beyitiyle taçlandırarak mevzunun sonunu bağlayalım:


“Bir gonca sevdim eyledim ağyar âlemi
Şekvâ-yı hâr eden de benim gül dikende”


Enderunî Vâsıf Osman Bey bugünkü dille şöyle sesleniyor:
Bir gonca sevdim, âlemi düşman (rakîb) eyledim. Dikenden şikâyet eden de benim gül diken de…
………/………
Gülü seven dikenine katlanmalı derler ya doğrudur…
Ey gül! İsmini andım diye mi yüzün al al oldu yine?